Pencere Önü

  Her zamanki yerimdeyim. Parmaklıklı pencerenin önünde büzülmüş bekliyorum. Kocaman açtığım gözlerimle aynı yeri gözetliyorum. Her gün, her saat yaptığım gibi. Karşımdan bir sürü insan geçip gidiyor. Niçin sürekli burada olduğumu bilen yok. Kendilerince fikir yürütüyorlar. Ancak kimse gelip bana sormuyor. Gerçi sorsalardı da cevap vermezdim. Veremezdim. Burada dilsiz ve kimsesiz; biçare bekliyorum.

  Gün geliyor, farklı bir şey oluveriyor. İki kişi yanıma geliyor, neden burada beklediğimi soruyorlar. Daha önce de hep burada olduğumu fark etmişler. Hiç kimse bana bunu sormamıştı, şaşıyorum. Bu yüzden biraz çekiniyorum. Gözlerimi kaçırıyorum. Fakat onlar gitmiyorlar. Sevecen ve dostça konuşmaya devam ediyorlar benimle. Uzun zamandır sevgiye aç olduğumdan herhalde, çekine çekine de olsa, hikâyemi anlatmaya çalışıyorum:

-Kendimi bildim bileli onunlaydım. O zamanlar hayatımın en mutlu zamanlarıydı. Her gün birlikte gezintilere çıkar akşama kadar da dönmezdik. Onunla birlikteyken hiç sıkılmazdım. Bu gezintilerden hiç usanmazdım. Çok severdim onu. Bazen bu sevgiden coşar, ona sımsıkı sarılırdım. Öyle sarılırdık dakikalarca. O da itiraz etmezdi buna. Zaten edemezdi ki.

 İşte bu sevgi dolu gezintilerimizin birinde her zamanki gibi onunla oynuyordum. Birden burada, şimdilerde mesken tuttuğum bu pencere önünde, gözümü alan bir şey gördüm. Öyle parlak öyle dikkat çeken bir şeydi ki bu! Böyle şeyleri hep çok sevmişimdir. Öyle ki bir koleksiyonum bile var. Biricik can yoldaşım, sevgili dostumu ardımda bırakarak bu şeyi incelemeye gittim. İhtişamına kapılarak bir süre bu cismi inceledim. Sonra onu alıp dostumun yanına döndüm. Fakat fark ettim ki dostum orada değil. Yüreğime bir suçluluk duygusu, acı bir pişmanlık saplandı.Neden onu ardımda bırakıp gitmiştim sanki? Neden onu da yanımda götürmemiştim? Belki de biraz beklemeliydim. Kim bilir, belki gelirdi? Akşama kadar onu beklediysem de gelmedi. Aklım bir türlü almıyordu, bensiz nasıl gidebilirdi? Hüzünle eve döndüm. O günün ardından gelen günlerde de buraya geldim ve yine akşama kadar dostumu bekledim. Gelmedi. Bana asla dönmedi. Her günün sonunda aynı düş kırıklığı ve pişmanlıkla eve döndüm.

  Hikâyemi anlatmayı bitirdiğimde bana bakıp "Ne de tatlı miyavlıyorsun sen! Bir derdin mi var ki acaba?" diyorlar. Kafamı okşuyorlar sonra. Normalde bundan çok hoşlansam da bu yaslı hâlimi anlamamaları yüreğime dokunuyor. Basit bir şey değildi deminden beri anlattığım, oyuncak faremin ortadan kayboluşuydu yahu! İnsanlar tatlı bir kediyim diye içimde kalan ukdelerim olamayacağını düşünüyor belki ama yanılıyorlar. 

  Derdimi anlatamamanın üzüntüsüyle eve dönüyorum. Kapıda sahibimi görüyorum. Gülümsüyor. Elinde bir şey sallıyor bana doğru. Hızla yanına gidiyor, zıplayarak elindekini alıyorum. Bir oyuncak bu. Hayatımda gördüğümde en güzel fare oyuncağı belki de. Onu öyle çok beğeniyorum ki. Sahibime doğru tatlı tatlı mırlıyorum. Kendi dilimde teşekkür ediyorum aslında. Yeni dostumu alıyorum ve onu parlak cismimin yanına götürüyorum. Onları tanıştırıyorum. Böylelikle zavallı bekleyişlerim son bulmuş oluyor. Artık suçluluk da duymuyorum. Kendime söz veriyorum; bundan böyle oyuncağımı, biricik dostumu, kesinlike dışarı çıkarmıyorum.

Rana Elif Taze
17 Şubat 2020





 
 

Yorumlar

  1. Sonu mutlu biten güzel bir öykü olmuş .Ellerine, emeğine ,yüreğine sağlık canım yavrum 👏👏👏👏

    YanıtlaSil
  2. O kadar güzel olmuşki beni benden aldı tatlim

    YanıtlaSil

Yorum Gönder